Kadın bir evrendi ve adam. Adam evrendi. Yüksek enerjili varlıklardı, içlerinde kendi gezegenleri dışlarında kimilerinin gördüğü, hepsinin etkilendiği auraları. Aşk bir mucizeydi, 2 farklı evreni tek aurada birleştiren bir mucize.
Dişil ve eril, ying ve yang gibi. Enerjinin maddeleştirilmiş yüzü olan bedenler 5 duyuyu sundular renklere. Canlılar ve cansızlar, hayır hayır hepsi canlılar. Cansız ne demek ki? Can ne demek? Kavramlar akıl karıştıran kavramlar var.
Bir kuluçka makinası gibi kutsal bedenler, bir gün evrenlerinden kopan evrenlerle beni oluşturdular. Sıcak, ıslak, kapalı bir dünyaydı bana sunulan. Duyuları ilk burada hissettim. Geldiğim yerde duyu diye bir kavram yoktu. Ben bir ışıktım süzülen, büyük bir mutluluk içerisinde süzülen yüzlerce enerjiden biriydim. Bedene düştüğümde hatırlamakta zorlandığım bir amaç için Dünya'ya geldim. Gelmek neydi? Var mıdır gerçekten gelmek diye bir şey? Geldiğin yerden gidilir mi? Gitmek var mıdır gerçekten?
Feronia'nın Torunu
26 Ekim 2012 Cuma
VE İŞTE AŞK ORADA BAŞLAR
Gezegenimizdeki en güzel enstrümanlarız aynı besteyi oluşturmaya çalışan. Milyonlarca notaya basıyoruz her nefesimizde henüz kulaklarımızın duymamış olduğu.
Hayat denilen senfoniye sığarız az biraz. Bazen korodaki en tiz sesiz, bazen başına buyruk, hırçın bir soloyuz.
Bazen yalnızca adını bildiklerimizden bazılarının esleriyiz nefes aldıkları, dinlendikleri, nefeslerini toparlayıp başka notalara eşlik ettikleri.
Biz ki tam olarak bu noktada kendimizi kullanılmış, aldatılmış, terk edilmiş hissederiz, bu duyguların her biri sığarlığımızdandır.
Bir başkasının esi olmak onun var oluş sebebidir. Nasıl ki koşmak durmak için, yemek doymak için, uyumak uyanmak, susmak bağarmak içinse durmak gitmek, gitmek dönmek içindir. Giden döner bir gün unutur ayrılış nedenini. Herkes beslendiği, dinlendiği, toparlandığı eslere dönen en sonunda ve an gelir o esler de notalarını dökerlersolfej defterine ve işte aşk orada başlar.
Vaktinde gelen aşk yok derler, vardır ! Her aşk tam vaktinde dayanır kapıya. Evren akıllıdır. Evren insanı aşk ile beslenir ben ise hala açım.
19 Aralık 2011 Pazartesi
İNTAHAR EĞİLİMİ
Olduğum gibi olmaktan sıkılırım bazen. Oysa olduğun gibi olmak düzendir, kurulu düzen ise güvendir. Yaşayabiliyor olduğunu bildiğin bir yerdir o nokta.
Nefes almakta zorlandığın anlar gelir sebepsiz. Kendini bir kutuya kapamak istediğin anlar. Oysa kapandığın yerde hava daha mı boldur? Daha mı çok alanın vardır kafanı dağaltabileceğin?
Hayatın seni getirdiği bu noktada anlaman gereken şey şudur; Nefes alamadığın halde, havasız dört duvar arasına kapanma isteğin, bilinçsiz bir intahar eğilimidir. Yok olduğunda kazancın ne olacak peki? Rahatlama mı? Ölüm seni hiç bir şeyden kurtarmaz ey kalbi atan. Rahatladığını, huzuru, derdinin yok olduğunu hissetmediğin sürece yok olmuşsun ne fayda? Öyleyse farkında olmadan gerçekleştirdiğin ölüme yaklaşma ritüellerini at bir kenara.
İmgelemek, gerçekleştirmenin tabelasıdır. İmgele, bir kar tanesi, içinde tüm nefes alamadıkların, ince ince uluyan ancak huzur veren bir rüzgar. Üşümüş avucunun içinde bir kar tanesi, sanki bütün ağarlığın içinde, rüzgar geliyor sol kulağına fısıldayarak usulca alıyor kar tanesini, döndüre döndüre uzaklaştırıyor senden. Hafif kalıyorsun. Derin bir nefes çekiyorsun ışıltılı evrenden, hacmin genişliyor ve varlığından mutlu oluyorsun.
Nefes almakta zorlandığın anlar gelir sebepsiz. Kendini bir kutuya kapamak istediğin anlar. Oysa kapandığın yerde hava daha mı boldur? Daha mı çok alanın vardır kafanı dağaltabileceğin?
Hayatın seni getirdiği bu noktada anlaman gereken şey şudur; Nefes alamadığın halde, havasız dört duvar arasına kapanma isteğin, bilinçsiz bir intahar eğilimidir. Yok olduğunda kazancın ne olacak peki? Rahatlama mı? Ölüm seni hiç bir şeyden kurtarmaz ey kalbi atan. Rahatladığını, huzuru, derdinin yok olduğunu hissetmediğin sürece yok olmuşsun ne fayda? Öyleyse farkında olmadan gerçekleştirdiğin ölüme yaklaşma ritüellerini at bir kenara.
İmgelemek, gerçekleştirmenin tabelasıdır. İmgele, bir kar tanesi, içinde tüm nefes alamadıkların, ince ince uluyan ancak huzur veren bir rüzgar. Üşümüş avucunun içinde bir kar tanesi, sanki bütün ağarlığın içinde, rüzgar geliyor sol kulağına fısıldayarak usulca alıyor kar tanesini, döndüre döndüre uzaklaştırıyor senden. Hafif kalıyorsun. Derin bir nefes çekiyorsun ışıltılı evrenden, hacmin genişliyor ve varlığından mutlu oluyorsun.
YOL
Dünya üzerinde tek yönlü bir yoldur hayat defterin. Sen anılarından, bulunduğun yerden kimi zaman kendinden uzaklaşmak istersin, olabildiğince yol kat ettiğinde ufukta yine kendini bulursun.
Sen varsın diye var acılar ve sen varsın diye var mutluluk. Dünya sen hayattasın diye yer kaplıyor gözlerinde ve ben, sen nefes alıyorsun diye yazıyorum satırlarımı.
Kendinden kaçma, olduğun yerde senin için var olanlarla sürdür hayatını usulca, olumsuzluklardan uzaklaşmak için yürüme tek yönlü o yolda, sen düşündükçe var her mutluluk sen düşündükçe var sıkıntılar.
Sen düşünmediğinde sen bile yoksun bu hayatta.
İşte bu nedenle kendinden fazla düşünme kimseyi, onun hacmini genişlettikçe kendini kaybedersin kendi gözlerinden.
Sen varsın diye var acılar ve sen varsın diye var mutluluk. Dünya sen hayattasın diye yer kaplıyor gözlerinde ve ben, sen nefes alıyorsun diye yazıyorum satırlarımı.
Kendinden kaçma, olduğun yerde senin için var olanlarla sürdür hayatını usulca, olumsuzluklardan uzaklaşmak için yürüme tek yönlü o yolda, sen düşündükçe var her mutluluk sen düşündükçe var sıkıntılar.
Sen düşünmediğinde sen bile yoksun bu hayatta.
İşte bu nedenle kendinden fazla düşünme kimseyi, onun hacmini genişlettikçe kendini kaybedersin kendi gözlerinden.
ABRA KADABRA
Sevişemediğim ilk aşkım gibisin hayat, durup da atlayamadığım o dağ, göremediğim geleceğim gibisin.
Öncem yoktu sanki, bugün neden var peki? Sevişemediğim geçmişimin var oluş nedeni bu günümün acısıysa, ölümümün vereceği acı nedir geçmişime?
Geçmişim hayatta kalır mı ben o ışık hüzmesinin içinden geçtiğimde de, acı çeker mi benim geleceğimin var olmayışından. Özler mi yok gelecek beklentisini, bir anlamı kalır mı geçmiş kavramının ben geçtikten sonra ondan.
Sevişemediklerimin gözleri arar mı beni akıp giden, benim için durmuş zamanda?
Ben, ben durmalı mıyım olduğum yerde, kaçmalı mıyım adını bildiğim, gittiğimde ağlayacak gözlerden?
Durup düşünmeli mi geçmişimi yoksa ileride geçmiş olmaya aday hayaller mi kurmalıyım?
Ben abra kadabra demeyi tercih ediyorum, hayal kurmaktansa konuştukça yaratıyorum. Aynı yatağa girip onunla çoğalacağım bir gelecek yaratıyorum kendime.
Geçmişime sevgilerle.
Öncem yoktu sanki, bugün neden var peki? Sevişemediğim geçmişimin var oluş nedeni bu günümün acısıysa, ölümümün vereceği acı nedir geçmişime?
Geçmişim hayatta kalır mı ben o ışık hüzmesinin içinden geçtiğimde de, acı çeker mi benim geleceğimin var olmayışından. Özler mi yok gelecek beklentisini, bir anlamı kalır mı geçmiş kavramının ben geçtikten sonra ondan.
Sevişemediklerimin gözleri arar mı beni akıp giden, benim için durmuş zamanda?
Ben, ben durmalı mıyım olduğum yerde, kaçmalı mıyım adını bildiğim, gittiğimde ağlayacak gözlerden?
Durup düşünmeli mi geçmişimi yoksa ileride geçmiş olmaya aday hayaller mi kurmalıyım?
Ben abra kadabra demeyi tercih ediyorum, hayal kurmaktansa konuştukça yaratıyorum. Aynı yatağa girip onunla çoğalacağım bir gelecek yaratıyorum kendime.
Geçmişime sevgilerle.
VE İŞTE AŞK ORADA BAŞLAR
Gezegenimizdeki en güzel enstrümanlarız aynı besteyi oluşturmaya çalışan. Milyonlarca notaya basıyoruz her nefesimizde henüz kulaklarımızın duymamış olduğu.
Hayat denilen senfoniye sığarız az biraz. Bazen korodaki en tiz sesiz, bazen başına buyruk, hırçın bir soloyuz.
Bazen yalnızca adını bildiklerimizden bazılarının esleriyiz nefes aldıkları, dinlendikleri, nefeslerini toparlayıp başka notalara eşlik ettikleri.
Biz ki tam olarak bu noktada kendimizi kullanılmış, aldatılmış, terk edilmiş hissederiz, bu duyguların her biri sığarlığımızdandır.
Bir başkasının esi olmak onun var oluş sebebidir. Nasıl ki koşmak durmak için, yemek doymak için, uyumak uyanmak, susmak bağarmak içinse durmak gitmek, gitmek dönmek içindir. Giden döner bir gün unutur ayrılış nedenini. Herkes beslendiği, dinlendiği, toparlandığı eslere dönen en sonunda ve an gelir o esler de notalarını dökerlersolfej defterine ve işte aşk orada başlar.
Valtinde gelen aşk yok derler, vardır ! Her aşk tam vaktinde dayanır kapıya. Evren akıllıdır. Evren insanı aşk ile beslenir ben ise hala açım.
Hayat denilen senfoniye sığarız az biraz. Bazen korodaki en tiz sesiz, bazen başına buyruk, hırçın bir soloyuz.
Bazen yalnızca adını bildiklerimizden bazılarının esleriyiz nefes aldıkları, dinlendikleri, nefeslerini toparlayıp başka notalara eşlik ettikleri.
Biz ki tam olarak bu noktada kendimizi kullanılmış, aldatılmış, terk edilmiş hissederiz, bu duyguların her biri sığarlığımızdandır.
Bir başkasının esi olmak onun var oluş sebebidir. Nasıl ki koşmak durmak için, yemek doymak için, uyumak uyanmak, susmak bağarmak içinse durmak gitmek, gitmek dönmek içindir. Giden döner bir gün unutur ayrılış nedenini. Herkes beslendiği, dinlendiği, toparlandığı eslere dönen en sonunda ve an gelir o esler de notalarını dökerlersolfej defterine ve işte aşk orada başlar.
Valtinde gelen aşk yok derler, vardır ! Her aşk tam vaktinde dayanır kapıya. Evren akıllıdır. Evren insanı aşk ile beslenir ben ise hala açım.
VE TANRI BEDENLERİMİZİ RENKTEN MAHRUM BIRAKTI
Yaratıldığımız ilk günden beri renk skalamaz netti. Adem'den beri kahve rengi ve siyahın alt ve üst tonlarından var olduk. Baz rengimiz tamamdı ancak, doğanın renklerinden hep mahrumduk.
Yeşili, maviyi, pembeyi, moru aradı bedenlerimizde gözlerimiz.
Havva'yı düşün bir. Eli ilk incir ağacına uzandığında, en canlı yeşili aramıştır gözleri. Kırmızı elma belki bu nedenle cezbetmiştir. Belki rengarenk çiçeklerin aşkı temsili Adem'in Havva'da biraz renk görmek istemesinden kaynaklanıyordur.
İnsan oğlunun ağlamayı sevmemesinin nedeni göz yaşının vücudumuzda görebilecegimiz en renksiz şey olduğundandır belki de kim bilir.
Aşkın en çok aranan kavram olması, dolaştığımız dönen bu kürede var olan en renkli ruh hali olmasındandır belki de.
Dünya dönecek, sen farketmeyeceksin, zaman akacak ansızın sen yine kendinle aynı tondan o kütlenin altında yatacaksın.
Yeşili, maviyi, pembeyi, moru aradı bedenlerimizde gözlerimiz.
Havva'yı düşün bir. Eli ilk incir ağacına uzandığında, en canlı yeşili aramıştır gözleri. Kırmızı elma belki bu nedenle cezbetmiştir. Belki rengarenk çiçeklerin aşkı temsili Adem'in Havva'da biraz renk görmek istemesinden kaynaklanıyordur.
İnsan oğlunun ağlamayı sevmemesinin nedeni göz yaşının vücudumuzda görebilecegimiz en renksiz şey olduğundandır belki de kim bilir.
Aşkın en çok aranan kavram olması, dolaştığımız dönen bu kürede var olan en renkli ruh hali olmasındandır belki de.
Dünya dönecek, sen farketmeyeceksin, zaman akacak ansızın sen yine kendinle aynı tondan o kütlenin altında yatacaksın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)